
Amerikan endüstrisi hakkında çocukluğumdan beri bildiğim -sizin de bildiğiniz- en önemli şey, büyük bir şirketin zaman zaman hatalı üretimlerini geri çağırmasıdır. Kanımca, "Müşteri ilişkileri uygarlığı"nın en önemli göstergesi tam da budur. Sonuçta, hepimiz biliriz ki, hata yapmayan ne insan ne de şirket vardır. Mükemmeliyetin başlangıcı, birinci, en birinci ilkesi, hatalı ürün ve hizmeti geri çağırmaktır.
Dünyanın bu İstanbul köşesinden baktığımızda, Amerikalılar eşek tabii, biz akıllıyız. Hatalı üretimi çağırmak ne kelime, müşteriyi mahkemelerde süründürmeyi tercih ederiz. Ta ki, bir daha sakın ha bizim ürünümüzü, hizmetimizi beğenmemezlik etmesin.
Yıllar önce bir kaç ay süreyle kullanmak için cebelleştiğim ürününü, Philips bir telefonla, sorgusuz sualsiz, tüm angaryasını ve masraflarını da üstlenerek yenisiyle, bir üst modeliyle değiştirdiğinde, İstanbul'a da bir medeniyet parmağının dokunduğunu görüp çok sevinmiştim. Dün gece de, sinemaya birlikte gittiğim arkadaşımın hatırına, inanılmaz işkenceler içinde seyretmek zorunda kaldığım Ferzan Özpetek filminden 15 dakika sonra dayanamayıp kendimi can havliyle dışarıya attığımda, Capitol Sinemaları derhal paramı iade etmişti.
Bunlar medeniyetin dokunuşlarıdır. Hadi anladık, yaşamın kendi başına bir amacı, anlamı yok, ama "Yaşamın keyifli bir yolu, bir yordamı olabilir mi acaba?" diye düşündüğümüzde, herkesin de düşünmesini dilediğimizde, bu medeniyet dokunuşları dışında aklıma somut bir şey gelmiyor doğrusu. Şirketlerle müşteriler arasında, erkekle kadın arasında, anneyle kızı arasında, çocukla kedisi arasında hep bu uygarlık dokunuşlarıyla elimiz "Cızz!" etmeden "az tırmalanmış" şekilde yaşamın tadını lezzetini sürebiliyoruz.
Evrenin bu İstanbul köşesinde, hatalı üretimi ve hizmeti yavaş yavaş, çok gürültü etmeden, ürkek ve utangaç bir şekilde geri çağırmaya hafif hafif başladık. Evet, biz de başladık. Hoş, insanlarımız özür dilemeyi hala işkence altında ya da gençlik artık çok uzaklarda kaldığında ve yeterince hayat dayağı yediğinde mecburiyetten öğreniyorlar. Hayatın sefaletinde ve çamurlara bata çıka yaşamaktan ve özür dilemeyen gururlu millet imajımızdan bir türlü fedekarlık yapamıyoruz henüz. Ama özür dileyenlerin karşısında mahçup olmaktan, kanımızı kaynatmaktan da geri duramıyoruz. Neredeyse, "Suratımı bir güzel benzet, ama ne olur beni özürünle yüreğimden hançerleme," der gibiyiz.
Geçen hafta Turkcell bir iş etti, içinden çıkamadı. Digiturk internette gezinen benim gibi insanlar açısından neredeyse tabu kabul edilen bir icraat yapıp Blogger'ı kapattırdı, ve tepkiler geldiğinde ışıkta dona kalan tavşan gibi ne yapacağını bilemeden taş oldu kaldı. Uydu alıcısı, decoder kutusu falan bozulsa, bozuk çıksa, ürünü geri çağıracak, ama hatalı iletişimin de geri çağırılabileceğini bilmediğinden, "Blogger kapattırıcısı" etiketi üzerine yapıştı.
Blogcuların her biri birer insan. Kendilerini ifade etmeye, bildiklerini paylaşmaya çalışan bir insan topluluğu bunlar. Ve bu blogcuların her birinin işleri güçleri, beklentileri, duyguları, hedefleri, vazgeçilmezleri var. Bu vazgeçilmezlerden birisi de internetleri, blogları. Geniş çerçevede; özgürlükleri, ifade özgürlükleri. Bu adamların parasını çalın, özgürlüklerine dokunmayın.
Bu sözleri donmuş tavşan kıyafetli Digiturk'e söylüyorum: Hatalı iletişiminizi geri çağırın. Bu blogculardan "ama"sız, "fakat"sız özür dileyin. Hatta daha fazlasını yapın, bizi şaşırtın. Birbirimize dokunduğumuzda "Cızz!" diye elimiz yanmadan birlikte yaşamanın, çalışmanın "uygar yolu"ndan gidelim. Hatalı iletişiminizi geri çağırın.
Ha, "Bu tırı vırı blogcular da müşterimiz olmayıversin canım," diyebilirsiniz, gaflete düşmek herkesin, her şirketin vazgeçilmez, devredilmez hakkıdır. Ama korku filmlerinde hiç beklenmedik anda ortaya çıkıveren kesik el gibi bu tırı vırı blogcular da oradan buradan zırt pırt çıkacaklar ve sizlere üzerinizdeki etiketi hatırlatacaklardır. Mesela, Vikipedi'de "Digiturk" maddesinin altında, "Blogger yasağı" diye bir bölüm var artık. O değişse, başka bir yerden karşısınıza başka bir kesik blogcu eli çıkacaktır, hiç kuşkunuz olmasın.
Blogcular, Digiturk'un Blogger'ı yasaklatma kararını nasıl karşıladılar -küçük bir demet
"Burası benim evim." Kırmızı Günlük
"Bugün açığız. Yarına ne olur bilinmez." Arşimedin Tası
"Daha önce 'Wordpress'e uyguladıkları bu sansür şimdi 'Blogger' a uygulanmakta, bizleri mağdur etmekte." Stitch Land
"Sanırım bir sonraki adım nefes alma özgürlüğümüzün mahkeme kararı ile sansürlenmesi olacak." Uyandım, Saçmaladım
"Bu nasıl bir hürriyettir anlamadım ki... Youtube yasak, imeem yasak, şimdi de içeriğine bakılmaksızın tüm blogspot siteleri yasak..." Sefertası
"Burma'ya ya da Mynmar'a taşınmaya karar vermiş bulunuyorum. Araştırdım iş bulabilirim, kiralar da düşük. Hem orda faşizmin adı da faşizm. Dikta rejmine de dikta rejimi diyorlar, demokrasi filan değil." Her Hakkı Mahfuzdur
"Digiturk'un 'bütün blogları kapatın' diye bir isteği olduğuna hâlâ ihtimal vermek istemiyorum, hadi hakimlerimiz internetten bihaberler, 'Türkiye'nin dijital platformu' da mı bihaber?" Voodoo Girl
"Ayıp ettiniz, çok üzdünüz. Yine çok kırdınız. Elbette herkesin gönlünü yapmanız imkansız ama DEMOKRASİ diyorsak biraz dikkatli olmalıyız." Lilibebek
"Blogtan vazgeçmeden ortaya sunulan her türlü öneri makbuldür ama bırakıp kaçma teklifi yanlıştır.." Cesetizleri









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder