Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Cumartesi, Ekim 20, 2012

Cami mimarisini unutan ülke debelenip duruyor; ya da tasarımı "canlı organizma" olarak algılamanın vazgeçilmez mecburiyeti


Vedat Dalokay'ın Kocatepe için yaptığı cami projesinin başına gelenlerden sonra hiç bir aklı başında mimar, Türkiye'de cami konusuna girmedi bir daha. Ta ki AKP dindar çevreyi zenginleştirip yeni talep yaratana kadar.

Sorun şu ki, evet, para akıtılabiliyor cami meselesine, ama camiye gidip namaz kılacak cemaatin zevk notu çok kırık. Ha, bu ülke, "Ben paramı alır giderim, gerisine karışmam," ile, "Kendi kafamdakini yapayım, isterse boş kalsın," türü mimarla tıka basa dolu mu, dolu. Öyleyse mesele yok.

Para peşinde olanları bir yana bırakıp "ego" peşinde olanlara biraz bakalım isterseniz. Tasarım (mimariyi de dahil ediyoruz) denen disiplinin en büyük sorunu "tasarımcının egosunu nerede arayıp bulduğu" konusudur. Bazılarımız kendimizle öylesine meşgulüzdür ki, sanki "büyük patlama" özel olarak bizim hayallerimizi gerçekleştirmek için meydana gelmiş ve bu dünyayı yaratmıştır. Zihnimiz bu daireye sıkıştığında, görünümü çok güzel ama işe yaramayan tasarımlar yaratırız. Ama ne bunlar iyi tasarımdır, ne de yapanlar iyi tasarımcıdırlar; iyi tasarımcı sadece zihnini değil, gözlerini, gönlünü ve sahip olduğu ne varsa hepsini açar saçar.

Zevk sahibi bir millet, başta Dolmabahçe Sarayı olmak üzere tüm son dönem Osmanlı binalarını yıkıp kenti temizlerdi.

Dindar çevre, Cumhuriyetle birlikte dini kültürün ihmal edildiğini söyler durur. Bu doğru değildir. Osmanlı mimari geleneği Cumhuriyetle değil, daha Osmanlı döneminde unutulmuştur bana göre. Ve hatta ihanet edilmiştir. Osmanlının son bir kaç yüz yıllık mimarisi, görgüsüz, kişiliksiz, insani olan herşeyden uzaklaşmış özenti ve gösteriş budalalığının örnekleridir. Eğer zevk sahibi bir millet olsak, Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere hepsini yıkar gözümüzün önünden yok ederiz. Ama zaten, o gözle baktığımızda, İstanbul'da doğru dürüst bir yapı kalmaz emin olun.

Yeni Cumhuriyet, son dönem Osmanlı mimarisinin hastalıklarından tam olarak kurtulamasa da, modern Alman mimarlığının gölgesinde gösterişten çok formlara ve mekanlara odaklanarak gelişti. Ancak küçük bir azınlığın dışında, tasarım kalitesini değerlendirebilecek eğitimi almış bir halka hiç bir zaman sahip olamadık. Bu yüzden Osmanlının son dönem mübağlalı Ermeni ekolünden, Cumhuriyetin doğa ve estetik düşmanı Karadeniz ekolüne geçiş hiç de sancılı olmadı.

Cami mimirisinde hangi noktadayız?


Vedat Dalokay'ın Kocatepe için tasarlayıp sonra İslamabad'da inşa edilen cami projesi, modern Türk cami mimarisinin ilk ve en yetkin örneğidir. Yazının başındaki fotoğrafa bakarsanız, yenilikçi olmaktan çok, var olan formları yeni bir gözle yorumlayan sağlam, risk almayan, bugün için klasik diyebileceğimiz bir mimari görürsünüz. Caminin dış dünya ile olan ilişkisi dışarıdaki aydınlığın "ışık formu"na dönüştürülüp iç mekana verilmesi çerçevesinde kurulmuştur.

Cami mimarisi meselesini iyi anlayabilmeniz için (iyi anlatabilmek için) size dört cami daha göstereceğim. 


İkinci örnek, "Şakirin Cami". Mimar, Hüsrev Tayla. Ancak fotoğrafa bakınca, neden bu caminin mimarın adıyla değil de dekoratörü Zeynep Fadıllıoğlu'nun adıyla anıldığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Camiden çok, "Miami'de mağaza dekorasyonu" yapılmış diye de düşünebilirsiniz. Ve hatta, "Alışveriş reyonu nerede, kasalar çıkışta mı?" diye de merak edebilirsiniz. Her şeyi alıp karıştırıp caf caflı bir şekilde dekore etmek sanki Miami'ye ait bir iş gibi geliyor bana, hoş bir yığın şehirde var benzerleri. Caminin dışarıyla olan ilişkisine gelince, Vedat Dalokay kadar yapısal olmasa da yine dışarıdan gelen ışığı kullanmış, artı Arap harfleri fetişizmini katmış ekstradan.


Üçüncü örnek, "Mogan Camisi". Dışarıyla ilişkisi yok. Cami olduğunu bilmesem, WC Tuvalet binası diye düşünürdüm kendimce. Bu örneği, çok akıllı bir başlangıç yaptığını düşünerek çok anlamsız bir sonuca ulaşan mimarinin küçük bir örneği olarak burada sizlerle paylaşıyorum. Başta çevre olmak üzere her şeye yabancı bir tasarım.



Dördüncü örneğimiz "Sancak Camisi", bir nevi "Stonehenge'in 21. yüzyıl şubesi". Mimari açıdan en az onun kadar da etkileyici. Ama insanı bu çıplak betona karşı namaz kıldırmak da neyin nesi yahu! Günaha girer adam vallahi! Din ve özellikle Müslümanlık algısı doğru konumlandırılmadan yapılmış bir proje.



Beşinci örnek, benim favori örneklerimden Samsun, Çarşamba'daki Göğçeli Cami. İnsan hayatının ve ölümünün tam içinde, özentilikten, gösterişten uzak, doğaya uyumlu ve sanki "Biraz önce bakkala gittik, şimdi camiye, sonra da kahvede çaya," diyen bir mimari. Anlı şanlı mimarların hiç birinin yakınından bile geçemediği bir tasarım.

Cami tasarlarken neleri göz önüne almalıyız?


Tüm bu örneklerde, mimarların cami bilgilerinin Holywood filmlerinde gördüklerinden daha öte olduğunu sanmıyorum. Aslında benim bilgim de yaklaşık o civarda. Ha, hergün camiye giden biri olsaydık ne olurdu, herhalde ayakkabımızı nereye koyacağımızla falan ilgilenirdik; ben zaten camiye giden dindarların öyle müthiş bir yaratıcı algı içinde olduğunu, olacağını hiç sanmıyorum, formasyonları müsait değil.

Öncelikle tüm mimarların "maket mimarlığını" ya da günümüzde olduğu gibi "AutoCad mimarlığını" hiç olmazsa bir süre için terk etmeleri gerekiyor. Yani mimari eser, yaptığımız maketi, ya da canlandırmayı monitörde seyredip hayran kalınacak bir obje değildir. Ve mesela kesinlikle canlandırmalarda, yaptıkları projeleri mekanda var olan her diğer şeylerin arasındayken bakıp değerlendirmeleri gerekir. Mesela bakıyorum mimarların web sitelerine, sanki dünya üzerinde sadece onların binaları var, gerisi orman, yeşillik, bir tür doğal cennetmiş gibi görünüyor. Satış için işe yarar bir yöntem ama binanın organizmasını görebilmek için değil.

Her tasarım, her mimari eser canlı bir organizmadır. Organizmanın ne olduğunu tam anlayabilmek için lütfen kendinize bir bakın. 100 trilyon hücreden yapılmışız ve üzerimizde içimizde 1000 trilyon canlı varlık yaşıyor; her biri ayrı bir hayat, ayrı bir düzen... Bir mimari eserin ya da herhangi bir tasarımın bundan hiç bir farkı yok.

Geçen yıldı sanıyorum, ülkenin en büyük mutfak mobilya üreticisiyle konuşuyorduk, planlamadan üretime her aşamayı en ince ayrıntısına kadar büyük bir titizlikle planlayıp uyguluyorlardı. "Peki," dedim, "müşterilerinizin mutfaklarını kurdunuz, bir yıl, iki yıl sonra ziyaret edip bizim mutfakları nasıl kullanıyorlar diye hiç baktınız mı?" Her Türk şirketinden beklenildiği gibi, "Hayır, kurulduktan sonra bakmıyoruz," cevabını aldım.

Tasarladığınız projeleri, ürettiğiniz ürünleri canlı organizma olarak düşünmediğiniz sürece; tasarımı, hayatı benim gibi algılayan insanların karşısında her zaman başarısız, beceriksiz ve yeteneksiz olarak addedileceksiniz. Bunu yukarıda fotoğraflarını koyduğum eserlerin mimarları için de söylüyorum, her ne kadar eserleri "obje tasarımı" olarak hayranlık duyulacak kadar güzel yapılmış olsalar da...

Cami tasarımı ne demek?


Geçen yıl İstanbul'un tarihi klise ve camilerini gezerken, dikkatimi bir kaç nokta çekmişti. Ve bu konuyla ilgili yazımı şöyle bitirmiştim: "Yeni cami mimarisinde, Kıble'ye bakan duvar tamamen cam, yani şeffaf olmalı ve tercihan mezarlığa bakmalı."

İlk olarak, klise ve caminin farklarından birisinin camideki pencereler olduğunu gözlemiştim. Yani camideki bir kişi, pencereden dışarıyı görebiliyor. Bu çok önemli, dışarıdaki hayatla ilişkisini kesmemesi açısından bana sorarsanız pencere elzem. Pencere sadece dışarıdaki ışığı değil, görüntüyü de içeri almak için gerekli.

İkincisi, camiye girenler, dindar da olsa ateist de, yaşam ve ölümün tek bir boyut  olduğunu hatırlıyorlar. Camide baş rol tanrının değil, yaşam ve ölümün, başlayan ve sonlanan hayatın. Yaşlısı da genci de o küçük pencerelerden mezarı görünce kıldıkları namaz daha farklı oluyor diye düşünüyorum.

Cami mimarisi öncelikli olarak inançları yaşama kalitesini arttırmayı, hatta zenginleştirmeyi hedeflemelidir.
Anlattıklarımdan nereye gittiğimi anlayabiliyorsunuz değil mi? Amaç dünyanın en güzel "tapınağını" yapmak olmamalı, oraya gelen insanların inançlarını yaşama kalitesine katkıda bulunulmalı, eğer mümkünse zenginleşmesine destek verilebilmeli. Sultanahmet Cami bunu çok güzel yapıyordu mesela.

Bu konuyu, yani insanların inançlarını nasıl yaşadıklarını, daha zengin bir inanç dünyasına nasıl destek olunabileceğini başka bir yazıda kendi açımdan anlatmayı deneyeceğim. Bir ateist olarak, dinlerin insanlığın evriminde denediği ve büyük felaketlere sebep olan bir dönem olarak gelecek bin yıllarda zekanın gelişimiyle yerini çok daha barışçıl sistemlere bırakacağına eminim. Ancak o güne kadar dine inananların da duygusal erincini sağlamak tasarımcıların görev alanında kalmaya devam edecek diye düşünüyorum.

Hiç yorum yok: