Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Salı, Mart 13, 2012

İnsanın zihin ve uzaydaki yolculuğunun yeni parametreleri (2)


Sessiz bir günde, koltuğumuzda oturup pencereden dışarıyı seyreder ve, "Ne kadar sakin bir gün," diye keyiflenip düşünürken, bedenimizi ve zihnimizi oluşturan 100 milyar hücreyi oluşturan katrilyon üstü katrilyon kadar atomun elektronları fır fır dönüp durmaktadırlar. Yaprağın kımıldamadığı ağaçlardan gözümüzü alıp hiç değişmeyen ufka baktığımızda, "Zaman sanki durmuş gibi," diye kendi kendimize mırıldandığımızda, Büyük Patlamadan bu yana artan bir hızla her şey birbirinden uzaklara dağılıp gözden kaybolmaktadır. Hem içinde bulunduğumuz evren, hem de bir evren olarak insan organizması böylesine hareket içindeyken bize bu durağanlık hissini veren nedir acaba?

İzin verirseniz öncelikle evrenden ne anladığımı basit bir şekilde tarif etmek istiyorum: Evrende, varsayalım ki madde olarak sadece tek bir hidrojen atomu var. O zaman evrenin boyutu, bu hidrojen atomunun varlığı kadardır. Bu kadar; dışarıda bir şey yok, içeride de tek bir nötron ve çevresinde dönen bir elektronu ile hidrojen atomu. Evrenin ne olduğunu çözdük mü? Çözdük. :)

Yani madde var, evren var. Maddenin boyutu neyse, evrenin boyutu da o. Evrendeki atomların sayısını ikiye çıkardığımızı düşünün, o zaman iki atomun birbirine olan uzaklığı önem kazanıyor. Birbirlerine yakın dururlarsa katı madde, uzak dururlarsa gaz oluyorlar. Hava, boşluk dediğimiz maddeler aslında atom yoğunlukları az ortamlar demek. Mesela uzay, maddenin enerji haliyle dolu (ya da boş). Uzayda enerjinin bol olmasının nedeni, evrenin genişliyor olması. İki atom birbirine yakın durursa "madde", birbirinden hızla uzaklaşırsa,"enerji" oluyor.

Bizim örnek evrenimizde var olan iki hidrojen atomumuz diyelim ki birbirlerinden uzaklaşıyorlar; böylece hem iki hidrojen atomundan meydana gelen "madde"nin boyutu büyüyor, hem de evren büyüyor. Siz, üçüncü bir atom olarak, eğer birinci atomdan ikinci atoma gitmek isterseniz, yani evin birinci katından onuncu katına çıkmak isterseniz, kat ettiğiniz mesafeye "zaman" diyorsunuz. Oysa kat ettiğiniz şey, evin yüksekliği, bir boyutu, siz de duvarın üzerinde hareket ediyorsunuz. Burada unutmamamız gereken şey; evrende en yüksek hızın ışık hızı olduğu (aksi konusunda spekülasyonlar var), hem hidorjen atomu hem de siz bu hızda hareket ediyorsanız, birbirinize relatif olarak "duruyorsunuz", ancak diğer hidrojen atomuna göre "hareket" ediyorsunuz.

Özetlemek gerekirse; evren, içindeki atomların sayısı ve birbirlerinden uzaklığı kadar büyük. Atomların birbirinden uzaklığı iki atomun meydana getirdiği "varlığın" (buna madde diyebiliriz) boyutu. Zaman, bir diğer maddenin önceki maddeye göre konumunun değişmesi. Hayatınızda ne varsa; soyut, somut, ruhi, manevi, maddi, hareket, güzellik, zaman, mutluluk, düşünce, anı, duygular, hepsi ama hepsi, atomlardan, yani nötron ve çevresinde fır fır dönen elektronlardan, protonlardan oluşuyor. Onlar yoksa evren de yok, zaman da yok, boşluk da yok, sonsuzluk da yok, hiç bir şey yok. Yok da yok.


Şimdi orijinal sorumuza dönelim; neden bize her şey duruyormuş gibi geliyor? Veya neden bir maddenin tek tek atomlarını değil de bütününü görebiliyoruz?

Sinema film şeridine yakından baktığınızda, arka arkaya dizili fotoğraflardan oluştuğunu görürsünüz. Saniyede 24 fotoğraf ardı ardına gösterildiğinde, göz bu fotoğrafları tek tek algılamaz, bir bütün içinde, bir hareket olarak algılar. Yani kolumuzu yana doğru savurduğumuzda gözümüz beynimize 24 tane görüntü gönderir, beynimiz bu görüntüleri işler ve bütüncül bir hareket olarak algılamamızı sağlar. Başka bir hayvan, eğer gözü daha becerikliyse, bir saniye içinde 300 kareyi rahatça algılayabilir ki bu durumda herhangi bir hareketi bizden çok daha net bir şekilde görebilir. Ama sonuçta, o da gelen görüntüleri beyninde işlemden geçirmek ve işine yarayacak biçime sokmak zorundadır.

Yani bir hareketi önce küçük parçalara bölüyor sonra onu işliyor ve anlam verebileceğimiz bir biçime sokuyoruz. Bu bir. İkincisi de şu: Havayı biliyorsunuz göremiyoruz, boşluk olarak algılıyoruz. Boğaz kenarında yürüyüşe çıktığımızda, balıkların "suda" yüzdüğünü söylüyoruz. Balıklar da bize bakıp bizim "suda" hareket ettiğimizi düşünüyorlar muhakkak. Yani içinde bulunduğumuz "baskın ortam"ı normal, sıfır kabul edip diğer her şeyi ona göre konumlandırıyoruz.

-devamı gelecek, birinci bölüm aşağıda-

Hiç yorum yok: