Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Cuma, Temmuz 29, 2011

Keçiyle yaşadığım karşılıksız aşk ve ormana dönüş meselesi


Aslında yabani domuz sürüsünün çok güzel fotoğraflarını çekmiştim ama hain flash bellek ne olduysa hepsini siliverdi, bir bu kaldı, pek iyi değil ama ne yapalım. Ha tabii, aslında keçi, teke falan gibi hayvanatın fotoğrafı anlamlı olurdu bu yazı için, ama o zaman akıl edip çekmemişim maalesef. Sonuçta, yabani domuzlar da çok sevimli hayvanlar. Hani hayvansa, hayvan işte.

Geçen sabah uyandığımda, bir teke (erkek keçi) ile yaşamış olduğum “aşk” ilişkisi geldi aklıma. Aslında, karşılıksız aşktı; çekek yerinde teknemin bakımını yaptırırken geçmekte olan bir keçi sürüsünün içinden çıkıp karşımda durmuştu. Öylece bakışmıştık. Sürü her geçtiğinde gelir benim karşımda dururdu, sonra bir şekilde alıp götürürlerdi.

Bir şehirli olarak, başka canlı türleriyle cinsel ilişki tartışılmaz bir tabuydu tabii ki, hele ki eşcinsel ilişki üstelik. Hoş, Anadolu’da bildim bileli hayvanlarla cinsel ilişki yaygındır, ama en önceki dönemlerimizi düşünün, on binlerce yıl önceki orman yaşamlarımızı. Diğer hayvanlar gibi insanlar da tür dışı cinsel ilişkiyi pek de aykırı bulmuyorlardı sanırım. Mitolojideki yarı insan, yarı hayvan figürleri belki de boşuna değildi, hayal dünyasının daha ötesinde bir şeyler anlatıyordu, kim bilir.

Acaba nasıldı simülasyonları” yapmak benim eğlenceli, keyifli uğraşılarımdan biridir. Mesela, yıllar önce, insanların konuşmayı keşfetmeden önce nasıl iletişim kurduklarını araştırırken, yaptığım simülasyonlarda, birlikte olduğumuz insanlara dokunamadığımız için onlara isim verdiğimizi düşünmüştüm. Eğer dokunabiliyorsak, her an gözümüzün (ve diğer duyularımızın) önündeyse, isim vermeye ne gerek vardı ki? Nitekim, bebekler, 6 ay boyunca anneleri ve kendilerinin farklı bir varlık olduğunu algılayamaz, bu nedenle “anne” kelimesi bebek için henüz keşfedilmemiştir.

Yakınlarda bir zamanda “ormanda yaşama” simülasyonu yapmaya karar vermiştim ki, “Ormanda Çocukla” diye bir program seyrettim televizyonda. Ormanda yaşam tecrübeli bir kişi, iki çocuğa, medeniyet araçları olmadan nasıl hayatta kalınacağını, daha doğrusu doğal yaşamdan keyif alınacağını öğretiyordu. Bu çerçevede tuttuğu balıkların temizlenmesi işini çocuklara verince olan oldu. Çocuklar, balıklar canlıyken bıçakla pullarını temizlediler, ellerinden kayıp denize düşünce, bıçağı balığın gövdesine daldırıp çektiler, yani bir canlının hayatına son verdikleri düşüncesinden rahatsız olmadıkları gibi, ona babalarının malı gibi eziyet edebileceklerini düşündüler.

Tam da o saatlerde başka bir kanalda oynayan gerçek hayattan esinlenmiş bir filmde, otistik bir kızın büyük uğraşlarla, olmazı gerçekleştirerek üniversiteyi bitirmesi, doktora yapması ve Amerika’da sığırların öldürülmesinin “cani olmayan” bir prosedüre bürünmesindeki rolü ve mücadelesi anlatılıyordu.

Doğaya dönüş” ya da “doğanın yeniden keşfi”, aynen 10 bin yıl önceki yaşama dönüş değil tabii ki. İnsan olarak birbirimize ve diğer canlılara karşı geliştirdiğimiz ama az, ama çok hassasiyetin kaybedilmesi değil, o anlama gelmiyor. Eğer yol üzerinde bir şeyleri unuttuysak, kaybettiysek, ve o bir şeyler de aslında çok önemli şeyler ise ve biz görmezden geldiysek, onlara yeniden kavuşmaya çalışmak demektir “doğaya dönüş”. Ben böyle anlıyorum.

Orman simülasyonu”ma gelince, ben daha çok çevreyle olan ilişkimizde neleri ormanda bırakıp çıkıp gelmişiz, onu keşfetmeye çalışacağım, aynen otistik kızın hayvan hissiyatının simülasyonunu yaptığı gibi. Metod aynı yani. Simülasyonum sırasında keşke bana aşık olan tekeden de destek alabilmem mümkün olabilseydi, ama eminim çoktan terk etmiştir dünyamızı. Yoksa, yukarı fotoğraftaki yaban domuzunu mu bulmayı denemeliyim, kim bilir?

Hiç yorum yok: